top of page

    Ellerin Yurdu
    Gözle duyulan bir dünya

    Her uygarlık bir ölçü seçer ve sonra o ölçüyü unutur. Unuttuğu an da tehlikelidir, çünkü artık ona "bir tercih" değil, "gerçeğin kendisi" gözüyle bakar. Bizim dünyamızın seçtiği ve unuttuğu ölçü şudur: kulak. İnsan, ne kadar duyduğuyla tartılır; duyan tam, duymayan eksik sayılır. Kimse bu cetveli bilerek eline almaz, ama herkes onunla ölçer.

    Bir tartıyı görünmez kılmanın en iyi yolu, onu her yere koymaktır. Kulak ölçüsü de öyle yaptı. Doğum odasında bir bebeğin ilk sınavı işitme testidir; daha adı konmadan, kulağından geçirilir. Okulda "geri kalan" çocuk çoğu zaman duymayan çocuktur, ama geri kalmasının nedeni zekâsı değil, kendisine hiç ulaşmayan derstir. İş görüşmesinde telefonu açabilen makbuldür. Alarm sesle çalar, anons sesle yapılır, kapı sesle çalınır. Bütün bir şehir tek bir duyunun etrafında kurulmuştur; o duyuya sahip olmayan, kendi şehrinde yabancıdır.

     

    Oysa bu ölçü bir doğa yasası değil, bir tarih ürünüdür. Birileri, bir yerde, işitmeyi merkeze koydu. Sayıca fazla oldukları için de koydukları yer "merkez" sayıldı. Zamanla alışkanlık doğrunun kılığına girer. Bir şeyi milyonlarca insan aynı biçimde yapıyorsa, artık kimse onu sorgulamaz. Ama sayı, doğruluğun kanıtı değildir: yaygın olan yalnızca yaygındır, doğru olduğu için değil, kimse durup bakmadığı için öyle kalır.


    Bu ölçünün dışarıda kalanı eksik ilan etmesi ağırdır. Daha ağırı, dışarıda kalanın bir süre sonra o hükmü kendi hakkında vermeye başlamasıdır. Duymayan çocuk, kendi dilini utançla saklamayı öğrenir. İşaretini masanın altında yapar, sesli konuşabildiği için övülünce sevinir, işitenin sözünü kendi gördüğünden üstün tutar. İşte o an, cetvel artık dışarıda değil, içeridedir. Baskının en sağlamı, ölçtüğü insanın onu içine sindirdiği andır.

     

    Peki bu ölçü çökerse ne olur? Şunu görürüz: duymamak, dünyayı eksik yaşamak değildir. Sağır, işitenin çoktan kaçırdığı bir dikkatle bakar; bir odaya girer, havayı gözüyle okur, bir yüzdeki en küçük kımıltıyı yakalar. Onun için anlam ışıkta, harekette, elin ritmindedir. Türk İşaret Dili, gözle kurulan bu dünyanın dilbilgisidir: ellerle havaya çizilen, uzamda duran, aynı anda birçok şeyi söyleyebilen bir dil. Bir eksikliğin çaresi değil, başlı başına bir evrendir.

    ​

    O yüzden asıl soru, çoğu zaman sorulanın tersidir. "Sağır neyi kaçırıyor?" diye sormak yerine, "kulağını mutlak ölçü sayan dünya neyi göremiyor?" diye sormak gerekir. Ve bir gün o cetvele ilk kez dışarıdan bakabilen göz, artık onu eskisi gibi eline alamaz.

    İç içe iki kavis, sola doğru açık. Biri turkuaz, biri koyu mavi, ikisi birbirini izleyerek dışa doğru açılıyor. Bir dalga bu; ama sessiz bir dalga. İşiten dünya dalgayı sesle anar, oysa anlam gözle de yayılır. Bir işaret havada kurulur, uzamda büyür, bakışla karşıya ulaşır; işte logomuzdaki bu açılan kavisler, sesin değil işaretin dalgasıdır.

    Üç renk taşır. Koyu mavi Sağırlığı ve insanı, turkuaz işaret dilini, sarı ise dünyayı değiştireceğimiz umudu anlatır.

    Dalga tam kapanmaz; bilerek açık bıraktık. Bir dil hiçbir zaman tamamlanmaz, hep bir sonraki işarete açık kalır.

    Untitled 2.001.png

    Yayınlar ve etkinliklerle ilgili haberler için e-posta listemize katılın

    Katıldığınız için teşekkürler!

    2105 Comal Street Austin, TX 78722

    Untitled 2.001.png
    bottom of page